Marka kimliği denildiğinde akla genellikle tek bir logo ve tutarlı bir görsel dil geliyor. Berlin Müzesi ise yeni kimliğinde bu alışkanlığın dışına çıkıyor. Müzenin logosu 81 farklı versiyona dönüşebiliyor. Müzenin websitesini her yenilediğinizde farklı bir logo çıkıyor.
Bu sistemin çıkış noktası Berlin’in kendisi. Müze, şehrin tek bir sesle anlatılamayacağı fikrinden hareket ederek kimliğinin merkezine dokuz farklı yazı karakteri yerleştiriyor. Bu karakterlerin farklı eşleşmeleriyle ortaya çıkan logolar, Berlin’in katmanlı yapısını görsel dile taşıyor.
Tipografiler elbette rastgele seçilmiyor. U-Bahn tabelalarından tarihi yapıların cephelerine, sokak kültüründen gece hayatına kadar Berlin’in farklı dönem ve noktalarından izler taşıyor. Böylece her versiyon, şehrin başka bir yüzüne referans veriyor.
Aynı zamanda bu sistem müzenin yapısıyla da örtüşüyor. Berlin Müzesi, tek bir binada konumlanan klasik bir müze yerine şehrin farklı noktalarına yayılan mekânları ve koleksiyonlarıyla Berlin’i farklı perspektiflerden ele alıyor.
Marka dünyasında yıllardır aynı kural tekrar ediliyor. Tutarlı ol, tanınabilir ol, değişme. 81 farklı versiyona dönüşebilen bir kimlik ilk bakışta branding kurallarına ters düşebilir. Fakat belki de asıl tutarsızlık; sürekli değişen, farklı kültürlerin ve dönemlerin iç içe geçtiği Berlin’i tek bir logoya sabitlemek olurdu. Berlin Müzesi logosunu değiştirmiyor; değişimi logosunun bir parçası hâline getiriyor. Bu da tasarım dünyasında giderek önem kazanan bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Güçlü bir marka kimliği gerçekten sabit olmak zorunda mı?