Bugün sosyal medya platformları birbirinden çok farklı görünse de temel bir ortak noktaları var: Hepsi belirli bir çerçeve sunuyor. Profil fotoğrafının yeri belli, biyografinin uzunluğu belli, içeriklerin nasıl görüneceği belli…
Myspace ise bunun tam tersini temsil ediyordu. Platform, nasıl görünmemiz gerektiğini bize bırakıyordu. Profil sayfası açılır açılmaz çalan şarkı, seçilen arka plan, kullanılan yazı tipi, eklenen GIF’ler…
Bunların hepsi dijital personaların bir parçasıydı.
Myspace, interneti milyonlarca insan için kişisel bir alana dönüştürmüştü. Forumlarda takma adlar, MSN’de görünen iletiler, bloglarda uzun yazılar vardı fakat bunlar dağınık deneyimlerdi. Myspace’le birlikte insanlar yalnızca ne paylaştıklarını değil, internette nasıl göründüklerini de tasarlamaya başladı.
Bugün “kişisel marka” ya da “dijital persona” dediğimiz kavramlar profesyonel bir dile sahip. O yıllarda ise bunların adı bile yoktu. İnsanlar farkında olmadan kendi dijital kimliklerini kuruyordu.
Fakat internetin yönü değişti.
Facebook’un yükselişiyle birlikte sosyal ağlar daha standart bir yapıya geçti. Mobil internet bu dönüşümü hızlandırdı. Her cihazda sorunsuz çalışan, herkes için aynı görünen arayüzler öncelik hâline geldi.
Kullanıcının sayfayı şekillendirdiği dönem yerini, platformun kullanıcı deneyimini şekillendirdiği döneme bıraktı.
Son yıllarda algoritmaların aynı içerikleri dolaşıma soktuğu, profillerin giderek birbirine benzediği ve sosyal medyanın tek tipleştiği yönündeki tartışmalar büyüyor.
Böyle bir dönemde Myspace, eski bir markadan çok kullanıcının platformdan daha görünür olduğu bir internet anlayışını bu kez bilinçli biçimde temsil edebilir.
Belgeselde dile getirilen yeniden lansman planının başarılı olup olmayacağını bugünden söylemek mümkün değil. Belki Myspace gerçekten yeniden açılacak, belki de bu fikir hiçbir zaman hayata geçmeyecek.
Ama tartışmanın kendisi bile önemli.
Çünkü belki de Myspace’in en büyük mirası internetin başka türlü de mümkün olabileceğini hatırlatması.
