Instagram’daki son trendlerden biri de güncel fotoğrafımızı ChatGPT’ye atıp “1980’lerde nasıl görünürdüm” diye hayal ettirmek. En son baktığımda, “sen de ekle” yaptırdığı fotoğrafı paylaşanların sayısı 2 milyona yaklaşmıştı. Bir de benim gibi, bu paylaşımları gördükten sonra hemen ChatGPT’ye koşup aynı prompt’u deneyen ama sonucu hiçbir yerde paylaşmayanlar var tabii. Trendleri gizli gizli takip edenleri de hesaba katarsak, iki gündür kahvesini yudumlarken nostalji trenine binenlerin sayısı resmi rakamların çok ötesinde.
Ben prompt’u geliştirerek dönemin siyasi ve tarihi olaylarını deneyimlerken nasıl görüneceğimi de tasavvur etmesini istedim. Kendimi 1980’ler İstanbul’unun meşhur Maksim Gazinosu’nda hayal ettirdim, Semra Özal’ın papatyalarından biri bile oldum. Sonra gündelik hayata döndüm; İstanbul sokaklarında dolaşan 30 yaşında bir kadına dönüştüm, yakın zamanda katıldığım yakın arkadaşımın düğününü 1980’lere taşıdım. 1980’ler aile tarihim için de önemli bir dönem. Bulgaristan’dan göçeli bir iki sene anca olmuş ve ben hep “Ya göç etmeseydiler hayatım ne olurdu?” diye düşünür dururum. Tam da bu yüzden promt’umu demir perdenin ötesine genişlettim. Sosyalist rejim altında azınlık şiddetine maruz kalan biri olsam nasıl görüneceğimi merak ettim.
Kısacası, gündelik hayatım ve ilgi alanlarım doğrultusunda 1980’lere ışınlandım. Yapay zekâyı hem toplumsal hafızamızda iz bırakan olayları ve pek konuşulmayan acıları kendi hikâyem üzerinden görselleştirmek hem de bugünün ekonomik ve sosyal sıkıntılarından bir süreliğine uzaklaşıp eğlenmek için kullandım.



Peki acaba gerçekten o dönemde yaşamak istiyor muyuz? Bana kalırsa istediğimiz şey, geçmişi tıpkı bir fotoğraf filtresi gibi pembeye boyayıp, kendi inşa ettiğimiz bu hayaleti ziyaret edip güvenle geri dönebilmek. ChatGPT bize tam da bunu sunuyor: riski olmayan, dört saniyede üretilip beğenilip unutulabilen, tamamen kontrol edilebilir bir nostalji.
En ikircikli kısım da burada başlıyor. Alman-Amerikalı edebiyat ve kültür kuramcısı Andreas Huyssen’e göre, insanlığın geleceğe dair umutları tükendiği anda modernliğin de ipi çekilir. O andan itibaren insan ütopyalarını gelecekte değil geçmişte aramaya başlar. Bizi bu denli geçmişe dönmeye iten şey de zaten modern çağın baş döndürücü toplumsal ve teknolojik gelişmeleri. İçinde bulunduğumuz yüzyıl yepyeni bir teknoloji çağı. Artan sosyal medya bağımlılıkları ve sıklıkla hayatımıza sızan türlü türlü trendler derken 2024 yılının kelimesi bile, aşırı ve kalitesiz dijital içerik tüketimi nedeniyle kişinin zihinsel kapasitesinin, odaklanma süresinin ve entelektüel becerilerinin zayıflaması” anlamına gelen brainrot (beyin çürümesi) olmuştu. Peki 21. yüzyıl insanı, nostaljisine ulaşmayı neden tam da şikayetçisi olduğu kendi zamanının katilinde arar?


Rusya doğumlu Amerikalı kültür kuramcısı Svetlana Boym Nostaljinin Geleceği’nde bu soruya ışık tutar. Boym geçmişe duyulan özlemi iki farklı biçimde ele alır. Ya bugünün sorunlarına baktığımızda geçmişi kutsar, asla geri gelmeyecek o “altın çağı” özlemle ararız ya da geçmişi özlesek de her şeyin kusursuz olmadığını ve geri dönemeyeceğimizi biliriz. Bu kez “O günlere nasıl döneriz?” yerine “Bugün ne eksik ki o günleri bu kadar özlüyoruz?” diye sorarız. Yapay zekânın ürettiği 1980’ler imgesiyse bu iki kutbun tekinsiz bir melezi. Yapay zekâ algoritması bizi geçmişe götürmek yerine idealize edilmiş bir geçmişin içine yerleştiriyor. Geçmişe duyulan özlemi gerçeğinden uzak, yapay ve estetikleştirilmiş bir biçimde yeniden kuruyor. İşte biz de günlerdir tüm ekonomik, toplumsal ve siyasal çalkantılarını bir kenara bırakıp yerine “kurgusal geçmiş” inşa ettik. Tam da bu noktada 80’leri hatırlamakla, yapay zekânın bizim için kurguladığı maziye bakmak arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Üstelik bu furya insanın ChatGPT eliyle geçmişe çıktığı ilk yolculuk değil. Geçtiğimiz yıl 29 Ekim’e yaklaşırken sosyal medyada herkes yine yapay zekâyla Mustafa Kemal Atatürk’le yan yana çekilmiş gibi göründüğü fotoğrafları paylaşıyordu. Bu akımın ardından sevdiklerimizle çocukluk fotoğraflarımızı birleştiren uygulamalar kullanmaya başladık. Öyle bir hâl aldı ki artık düğün davetiyelerinde, nişan, söz ve düğün girişlerindeki karşılama panolarında çiftlerin yapay zekâyle birleştirilmiş çocukluk fotoğraflarını görüyoruz. 2026’ya girdiğimiz ilk günlerde de TikTok ve Instagram gibi birçok platformda ünlülerin başı çektiği kullanıcılar, on yıl önceki fotoğraflarını veya 2016’da popüler olan filtrelerle çektikleri görselleri yayınlayarak 2026 Yeni 2016 trendine katıldı. Sadece fotoğraflar ve filtrelerle yetinmeyen Z kuşağı 2016’nın meme’lerini de dolaşıma soktu ve Türkçe’ye Büyük Mizah Tufanı diye çevirebileceğimiz Great Meme Reset akımını başlattı. Nostalji dalgası yıllar öncesinin kahkahalarını geri getirmekle kalmadı, 2026’nın en belirgin pazarlama stratejilerinde de yerini aldı.
Peki neden elimizdeki teknolojiyi, yaşanmamış bir hayatın nostaljisini inşa etmeye adıyoruz?
Cevap, bu nostaljik arzunun devasa bir sermaye ve veri mekanizmasına dönüşmesinde saklı. Amerikalı edebiyat eleştirmeni ve kültür kuramcısı Fredric Jameson’a göre popüler kültür, geçmişi anlamak yerine onun görünüşünü taklit etmekle yetiniyordu. Yapay zekâyla ürettiğimiz nostaljik fotoğraflarda da benzer bir durum var: Dönemin kıyafetleri, saç modelleri ve renkleri geri gelirken siyasi gerilimleri ve gündelik zorlukları kadrajın dışında kalıyor. “Sen de ekle”ye tıklayıp kendimizi 1980’lere ışınladığımızda geçmiş, paylaşılabilir bir içeriğe dönüşüyor. Biz eğlenirken kullandığımız uygulamalara yüzümüzü, tercihlerimizi ve dikkatimizi sunuyoruz. Nostalji de platformların daha fazla içerik ve etkileşim üzerinden kazanç sağladığı bir araca dönüşüyor.
